10 Ağustos 2026
  • İstanbul24°C
  • Ankara25°C

LEYLÂ'YI ARARKEN

Dr. Gülçin ITIRLI ASLAN

10 Ağustos 2026 Pazartesi 00:14

 

Bir sesin neden tanıdık geldiğini çoğu zaman bilemeyiz. Kalabalık bir odada, hiç görmediğimiz birinin gülümsemesi içimizi neden sızlatır, bunu açıklayamayız. Daha önce hiç yaşanmamış bir an, nasıl olur da "sanki bunu yıllardır biliyorum" duygusu bırakır? İşte kimi karşılaşmaların tesadüf olmadığını, insan tam da bu anlarda, kelimelerin yetmediği bir yerde sezer.

Sonra zaman geçer. İki kalp birbirinin dilini öğrenir. Kelimeler azalır, bakışlar çoğalır. Aynı gökyüzüne bakarken aynı şeyi düşünmenin, aynı şarkının aynı yerinde ikisinin de canının acımasının adına biz aşk deriz. Oysa belki de bunun asıl adı, birbirini çoktan tanıyan iki ruhun yeniden karşılaşmasıdır.

Ne var ki kader, merhameti kadar acımasızlığıyla da sınar insanı.

Aynı ateş, farklı kıyılar

Bazen iki ruhu aynı ateşin içine bırakır. Aynı özlemi verir ikisine de, aynı hasreti büyütür, aynı gecelerde uykularını kaçırır. Sonra hiçbir şey olmamış gibi onları farklı hayatların kıyısına savurur. Birine "kal" derken diğerine "git" demeyi seçer. İnsanın en derin yarası da işte tam burada, bu iki kelimenin arasında açılır.

Çünkü bazı insanlar birbirine yanlış zamanda değil; doğru hislerle ama imkânsız hayatlarda rastlar. Aralarındaki sevgi eksik değildir. Eksik olan, hayatın onlara açtığı yoldur.

Doğu'nun en eski hikâyesi tam da bunu anlatır. Fuzûlî'nin Leylâ ile Mecnûn'unda Kays, Leylâ'ya öyle tutulur ki adı "mecnun", yani mecalsiz, aklını yitirmiş kalır. Yıllar sonra kavuşma kapısı aralandığında ise garip bir şey olur: Mecnun artık Leylâ'nın kendisini değil, içinde büyüttüğü sevgiyi aramaktadır. Sevgili, onu taşıyanın içinde bir başka şeye dönüşmüştür. Anadolu'nun Ferhat'ı da dağı boşuna delmez; delerken kendi yüreğini de baştan yontar. Bu hikâyeler yüzyıllardır anlatılıyorsa, kavuştukları için değil, kavuşamadıkları için ölümsüzleştikleri içindir.

Kavuşamayınca büyüyen sevgi

Ne gariptir ki kader, kimi zaman en büyük sevgileri ödülle değil, özlemle büyütür. Kavuşamayan insanlar birbirini unutmaz; birbirinin içinde yaşamayı öğrenir. Bir kokuya sinerler, bir mevsime, bir şarkının en sessiz yerine. Aradan yıllar geçse de, adı hiç anılmadan hatırlanırlar.

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'nde bunu bir müzeye çevirir. Kemal, yaşayamadığı aşkının izini Füsun'un dokunduğu eşyalarda biriktirir: bir küpe, bir sigara izmariti, bir cetvel. 

Yaşanamayan sevgi, günlük hayatın içine sığmayınca nesnelere, anılara, mekânlara dağılır. Pamuk'un anlattığı şey aslında hepimizin sezgisel olarak bildiği şeydir: Bazı sevgiler evin duvarlarına, sofranın telaşına, faturaların sıradanlığına hiç karışmadığı için hiç eskimez. Zaman onları tüketemez; yalnızca derinleştirir.

Nâzım'ın hapishaneden yazdığı mektuplar da bunun kanıtıdır. Kilometrelerce ötedeki bir sevgiliye, parmaklıkların arkasından yazılan bir dize, aynı yatağı paylaşan çoğu çiftin sözcüklerinden daha canlı kalmıştır bugüne. Çünkü mesafe bazen sevgiyi öldürmez; onu korur.

Sosyoloji ne der?

Modern zamanın düşünürleri bu meseleyi başka bir dille anlatıyor. Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman, çağımızın ilişkilerine "akışkan aşk" adını verir: kolayca kurulan, kolayca bırakılan, "ikinci bir emre kadar" geçerli bağlar. Her şeyin tüketilip yenilendiği bir dünyada aşk da bir ürüne, elde tutulup atılabilen bir şeye dönüşür. İşte kavuşamayan aşklar, tam da bu mantığın dışında kaldıkları için başkadır. Onlar tüketilemez, çünkü hiç sahiplenilmemiştir.

Bir başka sosyolog, Eva Illouz, Aşk Neden Acıtır? diye sorar ve şu çarpıcı cevabı verir: Aşkın acısı yalnızca kişisel değil, aynı zamanda toplumsaldır. Bugün insanlar daha özgür, daha seçme hakkına sahip; ama tam da bu sonsuz seçenek denizi, bağlanmayı zorlaştırır, kalbi daha çok yaralar. Belki de bu yüzden bazı sevgiler, hiç seçenek tanımayan o imkânsızlıkları içinde daha temiz, daha katıksız kalır.

Sevginin en olgun hâli

İnsan en çok da elini uzatabildiği hâlde dokunamadığı kişiyi özler. Mesafeler kilometrelerle değil, hayatların kurduğu duvarlarla ölçülür. Bazen aynı şehirde iki yabancı olursunuz. Bazen dünyanın iki ucunda olup tek bir kalpte yaşarsınız.

Belki de gerçek sevgi, sahip olmak değil; yüreğinde taşıyabilmektir. Birinin iyi olduğunu bilmenin, onu göremesen bile içine sinen o sessiz huzurdur. Çünkü sevginin en olgun hâli "benim ol" demek değil, "iyi ol" diyebilmektir.

Ve gün gelir, insan kaderi suçlamaktan vazgeçer. Anlar ki bazı insanlar hayatımıza eşlik etmek için değil, ruhumuza yön vermek için gelir. Onlar bizim tamamlanmamış hikâyemizdir: bitmemiş bir cümle, yarım kalmış bir şiir, son notası hiç çalınmamış bir beste.

Belki de kaderin en büyük çelişkisi budur. Aynı ateşte yanan iki ruh yaratır; biri diğerinin en derin gerçeği olur. Ama aynı sabaha uyanmalarına, aynı akşam yaşlanmalarına izin vermez.

Yine de bazı sevgiler kavuşarak değil, insanın içinde sonsuza dek yaşayarak ölümsüzleşir. Belki de kader, en güzel aşkları birlikte yazmaz; onları birbirinin kalbine emanet eder.

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.