16 Nisan 2021
  • İstanbul12°C
  • Ankara17°C

SEZAİ KARAKOÇ VE BEN

Burhanettin Çakıcı

08 Haziran 2020 Pazartesi 18:20

Başlığı okuyanlar, "Hadi oradan densiz, bu ne cür'et, bu ne hadsizlik... Sen kim, koskoca Sezai Karakoç kim?.. Nasıl yanyana getiriyorsun o büyük şairle kendini?.." diyecekler...
Demeyin efendim, sakin olun, yazıyı okuyun.
Sanırım sonunda başlıktaki ibareye hak vereceksiniz.
Efendim, yıl 1990...
Aylardan Haziran...
Haliyle mevsimlerden yaz...
Bende bir Sezai Karakoç muhabbeti var, ki hâlâ var...
Fırsat buldukça Cağaloğlu Üretmen Handaki Diriliş bürosuna uğruyor, Cumartesi akşamları da Saraçhanedeki Diriliş Partisinin sohbetlerine katılıyorum.
Sezai Bey benim için bir efsane o zamanlar, ki hâlâ öyle...
Onu dinlemek, o büyük şairle aynı mekânda, aynı havayı solumak nimetlerin en büyüğü benim için...
Sezai Karakoç efsane adam...
Türk edebiyatının yaşayan en büyük şairi...

Bunu da sadece ben demiyorum, 1990 yılında tirajı yüz bini bulan haftalık Nokta dergisi de diyordu.
Nokta dergisi okurlarla yaptığı anket sonucu Sezai Beyi yaşayan en büyük Türk şairi olarak belirlemişti o yıl.
İşte o günlerde bir öğle vakti mutad olduğu üzere Diriliş'e uğradım.
Büroda Sezai Beyden başka kimse yoktu.
Ben henüz 21 yaşında bir delikanlı, Sezai Bey, bir daha söylüyorum, efsane şair...
Başbaşayız...
Ben delikanlılığın, toyluğun verdiği cesaretle Sezai Beye sorular soruyorum...
Bunu biraz da kasıtlı yapıyorum...
Çünkü sair zamanlarda Sezai Beyin yanına gelenler hiç konuşmaz, soru sormaz, sadece dinlerlerdi.
Ben için için onlara kızardım.
Konuşmak, fikir beyan etmek gerektiğine inanırdım.
İşte yine sorular soruyor arada düşüncelerimi de söylüyordum ve Sezai Bey de, bundan gayet memnundu.
Sohbet arasında Sezai Bey mutfağa geçiyor, çaylarımızı tazeliyordu.
Ben bundan müthiş mahcup oluyor, "Ben doldurayım efendim..." deyince, "Olur mu, sen misafirsin..." diyordu büyük şair...
O anda kendimi dünyanın en bahtiyar insanı addediyordum.
Türk edebiyatının yaşayan en büyük şairi kendi eliyle bana çay ikram ediyor ve beni misafiri olarak görüyordu.
Epeyce bir süre sohbetimiz devam etti.
O tarihlerde Sezai Bey de benim gibi Kadıköy'de oturuyordu.
Akşama doğru Kadıköy vapuruna binmek için Eminönü İskelesine gitmek üzere bürodan çıktık.
Yürüyerek Eminönü İskelesine vardık.
Yolda yine sohbete devam ediyor, arada bir etrafı süzüyor, koşuşturan insanlara, dükkânların önündeki esnafa bakıyor, içimden ben ne kadar talihli bir insanım diye geçiriyor ve onların da bana gıpta ettiklerini düşünüyordum.
İskeleye vardık.
İskele, mesai bitiş zamanı olduğu için müthiş kalabalık. Gişeden jetonlarımızı alıp turnikeden gecerek Kadıköy vapuruna bindik.
Devasa vapurda hemen hemen bütün koltuklar dolu...
İki kişinin yanyana oturabileceği bir yer yok.
Ben kendim için değil, ama Sezai Beyin ayakta kalmasından rahatsız oluyorum.
Tek kişilik boş bir yer gördüm ve Sezai Beye oturmasını arz ettim.
Sezai Bey, "Hayır, oturmayacağım..." dedi.

Ve devam etti:
"Biz arkadaşız... Ya ikimiz de otururuz... Ya da ikimiz de ayakta dururuz..."
Ve ben bir kez daha sevinçten uçtum...
Ve Sezai Karakoç ile birlikte, yanyana, ayakta, sohbet ederek Kadıköy'e kadar geldik.
Büyük insan...
Büyük mütefekkir...
Diriliş Mektebinin mimarı...
Diriliş Partisinin genel başkanı...
Türk edebiyatının yaşayan en büyük şairi beni, 21 yaşındaki delikanlıyı arkadaşlığına kabul ediyordu...
Bundan büyük bahtiyarlık olur muydu?...
...
Şimdi, "Sezai Karakoç ve Ben..." deyişime hak verdiniz mi?

Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.